İlk alışverişinize özel %10 indirim! Kod: AUTOPSIA10

Autopsia Talks: Jilet Sebahat

Autopsia Talks serisinin ilk konuğu, sahneye çıkarken yalnızca adını değil, bir jenerasyonun isyanını da taşıyan biri: Jilet Sebahat. Bu söyleşi bir röportajdan fazlası. Bir bedenin hafızası, bir ruhun manifestosu. Haziran bizim için sadece bir kutlama değil, hatırlamanın ayı. Ve biz bu sesi duyuyoruz. Autopsia kelimesini ilk duyduğunda sende ne çağrıştırdı?
Her lubunya, kendi bedeninin gizli taşlarını taşır ruhunda. Yaşadıkları, yaşamaya çalıştıkları, öldükleri, ölüme sürüklendikleri; aleni olan, olmayan, haykırdıkları, sustukları her şeyi satır satır işlerler bu taşların üzerine. İşte bu işlenen taş, hayatımızın otopsisidir. Yaşadığımız, yaşamak zorunda bırakıldığımız her şeyi anlatır size. Hiç bir takıyla içeri girdiğin bir mekanda, o parçanın bedeninden önce konuştuğu oldu mu? Son zamanlarda ahtapotlara taktım. Bana güç ve anlam veriyor bu hayvanlar. Ahtapot kolyelerim ve broşlarım bedenimin önüne geçiyor. Bir de hapishanelerde boncuklarla örülmüş kolyeler… Alışkın olsam da insanların şaşkın bakışlarını görüyorum. “Ben buradayım” demenin en sessiz ama en güçlü yolu senin için nedir? Aramızdaki kocaman dayanışma. İnsanı en güçlü hissettiren; kendi varlığını savunmanın dışındaki en sessiz haykırış. Çığlığı…
Bugün yaşadığın toplumda görünür olmak nasıl bir şey? Kendi onayımdan geçen varoluşumun, şekilsel ve düşünsel olarak toplumdaki etkisi ne olursa olsun; bendeki etkisi, yarattığım benin bir adım bile geri gidememesi. Ağır ama özümü hafifleten, dayanılmaz bir güç… Ötesini toplum düşünsün. Sence bazen fazla görünür olmak, hiç görülmemekten daha mı yorucu? Bu ikisi arasında sıkıştığın bir anı hatırlıyor musun? İnsanın özünü, varoluşunu gizli tutmak zorunda kalması kadar yorucu ve korkutucu bir şey olamaz. 4 metrekarelik bir hücrede yaşamak gibi… Üstelik aynasız. Bir yalan olarak yaşamak yerine, gerçeğimi insanların yüzüne şaklatmayı tercih ediyorum ben hayatta. Bazen acı, sadece içerden değil dışardan da geliyordur. Bedeninde en çok yankı yapan söz hangisiydi? Kadın “feminist” bir “arkadaşım”, dikkat ederseniz ikisi de tırnak içinde, bana: “Memelerin bile yok senin, kadınlıktan bahsedemezsin,” demişti. Bu söz karşısında hem bedenim hem ruhum çok örselenmişti. Geçenlerde karşılaştık. Sütyenimin arasından memelerimle nanik yaptım ona. Gullümü eksik etmemek gerekiyor hayatımızdan. Memeli de memesiz de, çüklü de çüksüz de kadınlar vardır. Ya da tam tersi: memeli ve çüksüz erkekler. Bunu ya öğrenecekler… ya öğrenecekler. Bir cümle düşün: Duyunca göz teması kurmakta zorlandığın. O cümleyi kime geri vermek isterdin? Kendime, topluma, belki aileme, belki de varoluşuma vermek istediğim; gözümü kaçırdığım ama bazen de gözünün içine baktığım kelime: “Keşke.” Bu kelimenin, anne rahminden başlayan bir hikayesi var. “Keşke seni doğurmasaydım.” “Keşke böyle olmasaydın.” gibi cümlelerle devam eden bir yaşamda, üzerimize baskı olarak çöken bir kelime “keşke.” Bazen ondan gözümü kaçırdım. Ama şimdi, gözünün tam çekirdeğine bakarak, bütün keşkelerimi yüzüne tükürüyorum. Çünkü benim de bana zaman kaybı yaşatan pek çok keşkem var: Keşke bedenimle daha önce tanışsaydım. Keşke kendime daha erken kavuşsaydım. Keşke o çocukluğumda yatan çocuğa daha önce sarılsaydım… İşte bütün amacım, keşkelerin olmadığı bir dünyayı kendime ve bütün kardeşlerime kurmak. Herkes keşkesini bıraksın ve gününe baksın. Gününü yaşasın. Ve o gün hissettiğiyle, olduğu haliyle yoluna devam etsin. Çünkü ben, bir yerden sonra buna karar verdim. Bütün keşkeleri hayatın bir yerine gömdüm. Kimini birilerinin suratına attım, kimini suratına tükürdüm. Ve yoluma böyle devam ediyorum. Trans olmak senin için hiç bir kimlik olmaktan çıkıp bir varoluş biçimine, bir anlatıya, bir direnişe dönüştü mü? O dönüşüm sana ne öğretti? Her yürüyüşümüz “Onur Yürüyüşü”, boşuna demiyoruz. Elbette, kimse kusura bakmasın ama bu söz, benim için birincil olarak translar için söylenmiş bir sözdür. Cis’ler için hiç değil. Acı çekmek özgürlükse, özgürüz hepimizde şekerim. Direnişin alfabesi bizden sorulur elbette. Öyküsü de… Trans olmak, varoluş politikasıyla ve mücadelesiyle asla ayrı düşünülemez. Hayatında seni sen yapan en radikal dönüşüm neydi? O kırılmadan sonra geriye nasıl bir sen kaldı? Sevim Burak’ın şu metni beni çok etkilemişti. Burada paylaşmak isterim: “Kimse önünü görmüyor. Ne tuhaf değil mi? Herkes gittiği yeri birbirine soruyor. İnsan inanmak istemiyor. Herkes birbirinden şüpheleniyor ve hayretle birbirinin yüzüne bakıyor. Biliyorsun, hayatta her şey gizlidir, her hadise bir sırdır. Malum, her insanın altında başka bir insan yatıyor. Başka ne olabiliriz? Nasıl yaşayabiliriz? Herkes bunu soruyor, kendi kendine konuşuyor. Herkes kendinden korkuyor, ben de kendimden korkuyorum.” Ben artık bir sır olmaktan çıktım. Kendimden, bedenimden korkmayı bıraktım. Geriye sır olmaktan çıkmış bir ben kaldı. Beni sır olarak görmek isteyenler, beni kendi tozlu raflarında yaşatabilir. Bu da onların bileceği iş. Hiç kendi adının sahnede senden daha önce geldiğini hissettin mi? O an sen kimdin? Ben, kendini dolaba kilitlemiş lubunyaların personasıyım. Kendimin de… Kilitli kapıların ardındaki çığlığa dönüşüyor sahnedeki hâlim. O an, çığlık atmak isteyen herkesim ben. Susmak zorunda olan, hapsedilmiş, kendi gücünü ve özünü yaratmaya çalışan tüm kadınların ve lubunyaların personası.
Bu röportaj, Autopsia’nın PRIDE manifestosu kapsamında 27 Mayıs 2025’te Stüdyo Karaköy’de gerçekleştirilmiştir.

Fotoğraf: Vesi Demirci Styling: Büşra Çeribaş Asistan: Duygu Demirci

Autopsia, yalnızca takı değil, hikaye taşıyan bedenlere alan açar. Her kelime bir iz, her iz bir direniştir.

Share: